Soru-Cevap - SanalAlemci

SanalAlemci ‘Soru-Cevap’ Kategorisi

Ölüm ve Sonrası !

Perşembe, Aralık 9, 2010 9:40 İlk Yorumu Sen Yazmak İster misin?
Ölüm ve Sonrası ! 4.4/5 (88%) 40 Oy

ÖLÜM NEDİR ? ÖLÜM VE SONRASI HAKKINDA ÖNEMLİ BİLGİLER…

Ölüm yokluk değil, hiçlik değil, bitiş değil, bir ebedi uyku değil; bilakis bir var oluştur. Aynen bir tohum gibi; yerin altına girer fakat vakt-i merhunu gelince, bir sünbül olarak arz-ı didar eder.Yine o, bir hiç hükmünde olan dünyadan her şey olan ALLAH’a yürüyüştür. O, bir başlangıçtır. Esas ve ebedi hayatın başlangıcı. Ve o bir uyanıştır. Hazreti Ali Efendimiz’in ifadesiyle, bu dünya bir rüyadır. İnsanlar ölünce uyanırlar.

O bir vuslattır; aşığın Maşuk’a, dostun Dost’a vuslatı. Sahabeden Huzeyfe el Yemanî, son demlerini yaşarken şöyle diyordu: “Dost aniden geldi, dostun gelişine pişman olan asla iflah olmaz.”

Ölüm yıllardır süren vatan hasretinin bitişidir. Zira, inanan bir insanın ana vatanı cennettir. Oraya göre bu dünya ise bir zindandan ibarettir. Hadiste, dünyanın mü’min için bir zindan olduğu ifade edilir.

Ölüm, bir istirahate çekiliştir. Zira insan yıllarca bu dünyanın yükünü çekmekle yorulmuştur. Ölümle o yükü sırtından atar ve rahatlar.

Hadisin ifadesiyle; “Mü’minin armağanı ölümdür.” Zira, bu dünya cennete kıyasla bir zindan gibidir. Ölen bu zindandan kurtularak en büyük hediyeyi kazanmış olur. Ölüm bize bayram sevinci,

Yolda bulunmuş inci.

Ölüm, bu dünyadan öbür dünyaya atılan bir adımdır. Niceleri vardır ki, “ah ne olur, bir adım atsam ve sanki şu evin bir odasından diğer odasına geçer gibi öbür tarafa geçiversem” diyerek ölümü çok rahat karşılamışlardır. Fakat nice çok okumuş, çok görmüş insanlar da vardır ki, ölüm karşısındaki ürpertilerini yenememişlerdir.

Ölüm, hadisin ifadesiyle bir nasihatçidir. İmam Gazali, iki vaiz vardır der. Biri vicdan, diğeri ölüm.

ÖLÜMÜ HATIRLAMAK:

Her nefis ölümü tatmaktadır, tadacaktır. Sonra hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Ayet)

Uyku ölümün küçük kardeşidir.”(Hadis) Uykuyla insan ölümü tadar. Sonbahar bir ölüm gösterisidir. Vücudundaki hücrelerin her altı ayda bir değişmesiyle insan, senede iki defa ölümü tatmış olur.

İnsanların hesap günleri yaklaştı. Böyleyken onlar hala gaflet içindeler. Ölümü düşünmekten nasıl da yüz çeviriyorlar!”(Enbiya, 1)

“De ki, kendisinden kaçtığınız ölüm bir gün mutlaka karşınıza çıkacaktır. Sonra görülen görülmeyen her şeyi bilen ALLAH’a döndürüleceksiniz. O siz yaptığınız her şeyi teker teker haber verecektir.” (Cuma,

Hadis: Eksirû zikra hâdimil lezzât: “Bütün lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikredin.

Hadis: Ölümü çokca anın. Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz.

Rivayete göre Hazreti Ömer, kendisine ölümü hatırlatacak bir adam tutmuştu. Sonra saçları ağarmaya başlayınca adama gerek kalmadığını söyledi ve bıraktı.

Bir kadın Hazreti Aişe Validemiz’e gelerek kalbim çok katı, ne yapayım der. Validemiz de ona ölümü hatırlamasını tavsiye eder. Kadın denileni yapar ve gelir Validemiz’e teşekkür eder.

İbrahim et Teymi der ki; “İki şey var ki benim için dünyada zevk lezzet bırakmadı: Ölüm ve ALLAH’ın huzuruna çıkma endişesi.

Ömer b. Abdülaziz, her gece bir sohbet grubu toplar, onların ölümden bahsetmelerini sağlardı.Ölümden bahsedilince hepsi de hüngür hüngür ağlardı.

Ömer b. Abdülaziz der ki; “Sıkıntılı bir hayat yaşayan ölümü hatırlasa teselli bulur, rahat bir hayata sahipse, dünya sevgisinden kurtulur.”

Eş’as diyor ki, “Ben ne zaman Hasan Basri Hazretlerinin yanına girsem, devamlı cehennemden, ölümden bahsederdi.”

Hadis: El Keyyisü men dâne nefsehû ve amile lima ba’del mevt: “akıllı kimse kendini ALLAH karşısında küçük gören ve ölümden sonrası için çalışandır.Hasan Basri Hazretleri der ki; “Ne kadar büyük ve akıllı insan tanıdıysam, hepsini de ölümle içli dışlı gördüm.”

Hadis:ALLAH’a kavuşmak istemeyene ALLAH da kavuşmak istemez.

O’nunla büyük randevu, yani O’na kavuşma vesilesi ölümdür. Ölümü hatırlamayanı ALLAH da hatırlamaz. Ölüm istenmez ama hatırlanmalıdır.

Abdullah b. Salebe şöyle diyordu:Kefeniniz kefencinin elinden çıkmış, siz hâlâ gülüyorsunuz.!

Demir fırınında kalan bir işçinin yaşanmış hikayesi: Bir işçi yanlışlıkla demirin bilmem kaçbin derecede eritildiği fırında kalır. Fırının çalışma saati yaklaştıkça adam erir. Her saniyesi bir yıllık cehennem azabı olur. Nihayet adam, çalışma saatine az bir zaman kala arkadaşı vesilesiyle kurtulur; kurtulur ama simsiyah saçları o bir iki saat içinde bembeyaz olmuştur.

ÖLÜMÜ HATIRLAMADA METOD

Ölümü hatırlamada en etkili metod, insanın kendi akranının ölümünü düşünmesidir. Daha dün beraber gezip oynadığı, beraber çalıştığı, yol arkadaşlığı yaptığı, küçüklüğünü beraber yaşadığı, aynı okulu, aynı mahalleyi paylaştığı arkadaşının şimdi ölmüş olması insanda derin izler bırakır. Hem dünyadan soğutur, hem de öbür tarafa bir özlem oluşturur, arzu uyandırır.

Bir diğer mesele, meşhurların, zenginlerin ölümünü düşünmektir. Daha dün yanından geçilmeyen, herkesin imrendiği bir konumda bulunan, şöhretinin zirvesinde yaşayan insanlar, bugün toprak altındalar. Nasıl yaşamışlarsa öyle muamele görmekteler. Bunu düşünen insan, nefsinin iştahla istediği şöhretten de, mal mülk sevgisinden de soğur ve bunların doğuracağı akıbetten kurtulur.

Ölümü hatırlamada bir diğer yol, kabir ve hastane ve yaşlı insanları ziyarettir. Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem de kabir ziyaretini ölümü hatırlattığından dolayı tavsiye eder.

Bir diğer metod, ölümü hatırlatan kitaplar okumak, vaazlar dinlemek.

Başvurulacak diğer bir metod da, görüldüğünde ALLAH’ı hatırlatan, nasihatçi bir arkadaş edinmek.

ÖLÜMÜ UNUTTURAN SEBEPLERDEN BİRİ: UZUN EMEL

İnsan, uzun emellerle ölümü unutur. Yarının hesabını yaptığı gibi elli yıl sonrasının da hesabını yapar. Bunu yaparken de sırf dünya için yapar. ALLAH, yeteri kadar rızkı garanti etmişken o, çoluk çocuğuna ne bırakacağını düşünür. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışır. Zamanla ölümü istemez hale gelir. Hatta keşke şu kadar sene yaşasam der, ömrüne ömür katılmasını ister.

Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a der ki:Sabaha çıktığında akşamı bekleme, akşam olduğunda da sabahtan dem vurma. Hayatından ölümün için, sağlığından da hasta zamanların için bir şeyler ayır. Yarın isminin ne olacağını bilemezsin.

Bir defasında da Hazreti Ali’ye (ra) der ki: “Hakkınızda iki şeyden endişeleniyorum. Nefsin hevasına uymanız ve uzun emellere saplanmanız.”

Hadis:Yaşlandıkça, iki şey devam eder: Hırs, uzun emel.

Efendimiz, bir dikdörtgen çizerek ortasına müstakil bir çizgi çeker. O müstakil çizgiden dikdörtgenin kenarlarına doğru bağlantılar kurar. Sonra da dikdörtgenin dışına müstakil bir çizgi çizerek sorar: Bunlar nedir biliyor musunuz? (Dikdörtgenin içindeki) şu çizgi insanın hayatıdır. Şu (dikdörtgen), insanın ecelidir. Çekilen hatlar ise, insanı hayatında rahatsız eden ısıran olaylardır. Biri ısırmazsa diğeri ısırır. Dışardaki çizgi ise insanın emelleridir.

ALLAH Resulü bir gün ashabını ikaz ederek; Yiyemeyeceğiniz şeyler biriktiriyor, içinde oturamayacağınız binalar yapıyor, ulaşamayacağınız şeyleri düşlüyorsunuz.” buyurur.

Süfyan Sevri der ki, “Zühd, kepekli ekmek yemek, yamalı elbise giymek demek değildir. O, uzun emellere girmemektir.”

ÖLÜMÜ HATIRLAMANIN FAYDALARI
Ölümü hatırlamak insanı salih amel işlemeye, ibadet yapmaya zorlar, zorlamalı. Hazreti Ömer der ki; “Her işte teenni (sırasıyla, sabırla, aheste aheste yapmak) iyidir. Fakat, Ahiret işinde acele edin!”

Hasan Basri bir vaazında şöyle diyordu: “ Acele edin! Acele edin! Bu hayat nefeslerden ibarettir.” Sonra da Meryem 84. Ayeti okuyordu: “ Biz ancak onların günlerini ve nefeslerini sayıyoruz.”

Ölüm insanı hayattan koparmaz, koparmamalı. Bilakis, daha da çalışmaya zorlar. Her işinde Ahiretini kazanması için insanı teyakkuzda tutar. Çünkü insan ne yaparsa yapsın, hesap vereceği endişesiyle yaşar.

Ancak insanı hayatın içinde ve dinamik tutacak ölümü hatırlama şekli, Bediüzzaman Hazretlerinin dediği şekilde olmalı. Yani, şu an öldüm, şimdi yıkanıyorum, şimdi kabire konuyorum.. şeklinde değil de, “ben bir faniyim ve er geç öleceğim. Ufukta, beni her şeyden koparacak bir ölüm görünüyor. o geldiğinde alakadar olduğum her şeyden alakamı kesip gideceğim. Ben şimdi adım adım ona doğru ilerliyorum. O ölüm ya ayağımın altında veya az ilerde her an beni bekliyor..”şeklinde olmalı.

Efendimiz buyuruyorlar ki;Sabah akşam düşman orduları üzerinize gelecekmiş gibi ölüme hazır olun!” şimdi böyle bir ruh haline sahip insan hiç boş durur mu?

Özellikle gençler açısından düşünüldüğünde mesele daha bir ehemmiyet kazanır. Zira, dünya nüfusunun önemli bir bölümünü onlar oluşturdukları gibi, dünyanın önemli bir iş bölümü de onlar üzerinde yürür. Ölümü hatırlayan genç, işine daha iyi konsantire olur, daha verimli çalışır. Haksızlıklardan, yolsuzluklardan uzak bulunur. Serkeşlik yaparak kimsenin hakkına tecavüz etmez.

İhtiyarlar ölümü hatırlamakla rahatlar. Çünkü, onlar için artık hayat şartları ağırlaşmıştır. Bir an önce bu yükten kurtulmak isterler.

Hastalar, musibetzede ve yaralılar, ölümü hatırlamakla, ne kadar acı çekseler de bu acının bir gün mutlaka ölümle sona ereceğini bilirler ve yâ sabır der dayanırlar.

Çocuklara mutlaka ölümün arka yüzü anlatılmalı. Bediüzzaman Hazretleri, ne güzel konuşturur çocuğu; “bir yakını ölen ve ölümün hakikatini kendine göre bilen çocuk der ki, o öldü ama şimdi cennetin bir kuşu oldu. Biz de yakında ona kavuşacağız.”

SON DEMLERİNİ YAŞAYAN İNSANIN SERGİLEYECEĞİ TAVIRLAR

Ölüm acısı çok şiddetli olmalı ki, Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem şöyle dua ediyordu.ALLAHım, ölüm sancısını bana kolaylaştır.

Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem vefat ederken yanında bir maşraba su vardı. Zaman zaman elini suya daldırır, çıkarıp yüzüne sürer ve “ALLAHım, bana ölüm sancılarını hafiflet” diye dua ederdi. Kızı Fatıma, “Canım babacığım nedir bu sıkıntı?” deyince, “Üzülme kızım, bundan sonra babana sıkıntı yok” buyurmuştu.

Efendimiz, “Kul ölüm belası ve ölüm sancıları arasında kıvranıp dururken mafsalları birbirini selamlayarak, “ALLAH selamet versin, kıyamete kadar birbirimizden ayrılıyoruz!” derler.

Yine Efendimiz buyururlar ;Melek mü’minin ruhunu öyle kolay alır ki, sanki pamuğu çeker gibi. Kafirin ruhunu da öyle sarsarak alır ki, sanki dikenden yün çeker gibi.

Rivayete göre, Hazreti İbrahim, vefat ettiğinde ALLAH O’na sorar, “Ölümü nasıl algıladın?” Der ki, “Ölümü ıslak yünler içine gömülüp de çekilen bir pıtrak gibi algıladım.ALLAH şöyle buyurur: “ Haberin olsun biz onu sana kolaylaştırmıştık.”

ALLAH, Hazreti Musa’ya da aynı şeyi sorar. O, şöyle cevap verir: “ Kendimi kasabın diri diri yüzdüğü bir koyun gibi gördüm.

AZRAİLLE KARŞI KARŞIYA KALAN İNSANIN HALLERİ
Efendimiz buyuruyor:Herhangi biriniz varacağı yeri bilmedikçe, cennet ve cehennemdeki yerini görmedikçe, dünyadan ayrılmaz.” Başka bir sözlerinde,

“Mü’mine varacağı yer görterildiğinde, ALLAH’a kavuşmayı ister, ALLAH da ona kavuşmayı ister.” buyuruyorlar.

Hadis: ALLAH bir kulundan hoşnud olduğunda, ölüm meleğine; “Falancaya git, ruhunu bana getir, kendisini huzura kavuşturayım, onun ameli yeter, kendisini denedim ve istediğim yerde buldum” der. Bunun üzerine ölüm meleği yanında beşyüz melekle beraber yere iner, yanlarında gül desteleri ve zaferan kokuları vardır. Her biri yarı ayrı müjde verir. Yanlarında reyhanlar, ruhunun çıkmasını beklerler.

Şeytan bu manzarayı görünce ellerini başına götürüp çığlık atar. Askerleri kendilerine; “ne oldu beyimiz!?” derler. Şeytan, “Şu kula yapılan ikramları görmüyor musunuz? Siz neredeydiniz, bunu neden yoldan çıkarmadınız?” diye hayıflanarak sorar. Onlar da, “Biz onu yoldan çıkarmak için çok uğraştık ama o korunmuştu.” derler.

Hasan Basri Hazretleri diyor ki: “ Mü’min ancak ALLAH’a kavuştuğunda rahata erer. Huzuru ALLAH’a kavuşmasına bağlı bulunan kişinin ölüm günü sevinç, neşe, güvence, izzet ve şeref günüdür.”

Mevlana da, ölüm gününü düğün gecesi manasına “şeb-i arus” olarak isimlendirmişti.

Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:Ölünün durumunu şu üç noktada belirleyin: Alnından terler sızdığı, gözlerinden yaşlar boşandığı ve dudakları kuruduğunda bunu ALLAH’ın kendisine rahmetinin indiğinin bir belirtisi sayın. Boğulan kişi gibi hırıltılar çıkardığı, rengi kıpkırmızı kesildiği ve dudakları paslandığında da bu ALLAH’ın ona azabının indiğinin bir belirtisidir.

Ölüm sekeratında bulunana kelime-i tevhid telkin edilmeli,hayır konuşmalı.

Hadis: “Ölülerinize “Lâ ilâhe illALLAH”ı telkin ediniz. Çünkü bu kelime daha önceki günahları yok eder.”

“Ölünün yanında güzel sözler söyleyin. Çünkü ölünün yanında konuşulanlara melekler amin derler.

Ölüm anında da mutlaka ALLAH hakkında güzel düşünceler beslemeli:

Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem ölmek üzere olan bir gencin yanına varır. Kendini nasıl hissediyorsun der. Genç, ALLAH’tan ümitvarım ama günahlarımdan korkuyorum cevabını verir. ALLAH Resulü, “ böyle bir konumda kulda bu iki duygu birleşince, ALLAH o kula umduğunu verir ve o kulu korktuklarından emin kılar.” buyurur.

Efendimiz, son anlarında şöyle dua ediyordu:ALLAHım, beni affeyle, bana merhamet eyle ve beni Yüce Dost’a kavuştur.

ÖLÜM VE SONRASI
Ölüm anında yaşananlar:

“Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, tekrar tekrar şöyle diyecektir :

“ Rabbim beni geri gönder, ta ki zayi ettiğim ömrüm karşılığında güzel amelde bulunayım.” (Mü’minûn, 99/100)

“Artık gözünüzü açın! Can hulkuma geldiğinde, “yok mu tedavi edecek?” denilir. Can çekişen bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar. Ve bacakaları birbirine dolaşır. İşte o gün sevkedilecek yer sadece Rabbi’nin yanıdır.” (Kıyame, 26/30)

Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir Hadis’te Efendimiz şöyle buyuruyor: “Mü’min can verme sürecine girdiğinde melekler içinde misk ve reyhan kırıntıları bulunan bir ipekle yanına varırlar. Hamurdan çekilen kıl gibi ruhu çekilir ve; “Ey itmi’nana ermiş ruh! Sen Rabbi’nden O da senden razı olarak Rabbi’nin hazırladığı rahatlığa çık! denilir.Ruhu çıktığında bu misk ve reyhanların üzerine konur ve ipek elbise ile alınıp alay-ı illiyyine yükseltilir.

Kafir can çekişme sürecine girdiğinde ise melekler içinde kor bulunan kıldan mamul bir örtü ile gelirler, ruhu çok çetin alınır ve; “Ey çirkef ruh, sen öfkeli ve Rabbin de sana öfkeli olarak Rabbi’nin azabına çık!” denilir. Ruhu çıktığında da kor üzerine konulur, hışırtılar çıkarır, kıl bohçaya konularak Siccîn’e gönderilir.

Kabre konunca:

Bera bin Azib anlatıyor: bir gün Efendimiz ile beraber, Ensar’dan birinin cenazesine iştirak ettik. Başı eğik bir vaziyette kabirin başına oturdu ve “ALLAHım, kabir azabından sana sığınırım” diye üç defa ilticada bulunduktan sonra, şöyle dedi: “mü’min ahiret yolculuğuna çıkacağı zaman, ALLAH yüzleri güneş gibi olan ve yanlarında o mü’minin koku ve kefeni bulunan bir takım melekler gönderir. Bunlar mü’minin gözünün erişebildiği bir yere otururlar. Ruhu çıktığında yerle gök arasında ve göklerde ne kadar melek varsa, hepsi onun için istiğfarda bulunur. bütün gök kapıları açılır. Ve her kapı bu mü’minin ruhunun kendisinden gecmesini bekler. Ruh yükselince; “Rabbimiz, falanca kulun geldi” denilir.

ALLAH, “onu geri götürün ve kendisi için hazırladığım nimetleri gösterin. Çünkü ben ona, “Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız.” diye vaadde bulunmuştum” der.

Ruh tekrar mezara getirilir. O sırada kendisini defnedenlerin ayak seslerini duyar. Derken ölüye adıyla hitab edilerek; “Rabbin kimdir, dinin nedir, peygamberin kimdir?” soruları sorulur. O da, “ Rabbim ALLAH, dinim İslam, peygamberim Muhammed sallALLAHu aleyhi ve sellem” cevabını verir.

Münker ve Nekir melekleri onu sorgularken, biraz amansızca davranırlar ki, bu, o mü’min en son maruz kalacağı imtihandır. Mü’min bu cevabı verdikçe bir tellal “ doğru söyledin” der. (Gazali der ki; İbrahim Suresi, 17. Ayette buyurulur ki; “ ALLAH’a iman edenlere dünya hayatında da ahirette de o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder.” Bu ayetle bu an vurgulanmış olmalı!)

Sonra güzel yüzlü, güzel kokular saçan, sırtında güzel giysiler bulunan biri gelir ve: “ Müjde! Rabbimin rahmeti ve içinde sonsuz nimetler bulunan cennet senin.” der.

Mü’min, “ALLAH da sana hayırlar bahşetsin, sen kimsin?”diye sorar. O şahıs, “Ben senin iyi amelinim, yeminle sölüyorum ki ben seni ALLAH’a itaate koşan, isyanlara karşı ayak direten biri olarak bilmiştim. ALLAH seni hayırla ödüllendirsin” şeklinde cevap verir.

Sonra bir tellal, “Haydi bunun için cennet yatakları serin, cennet bir kapı açın” diye seslenir. Cennet yatakları serilir ve kapı açılır. Mü’min, “ALLAHım, kıyameti bir an önce gerçekleştir de, aileme ve malıma kavuşayım” diye ALLAH’a niyazda bulunur.

Kafire gelince, dünyadan ilişkisi kemsilip de, ahiret güzergahına girdiğinde, yanlarında ateşten entariler, katrandan şalvarlar bulunan sert davranan bir takım melekler etrafını çevirirler. Canı çıktığında bütün melekler kendisine lanet okurlar. Gök kapıları yüzüne kapatılır ve hiç bir kapı onun kendisinden geçmesini istemez. Ruhu göğe yükseldiğinde, her kapıdan kovulur. Bu esnada, “Rabbimiz, falancanın ruhunu ne yer ne de gök kabul ediyor” denilir. ALLAH da, “Onu geri götürün ve kendisine hazırladığım şerri gösterin. Çünkü ben ona, “Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız.” diye vaadde bulunmuştum” der.

Bu azaplık ruh da geri kabrine döndürülür. O sırada kendisini defnedenlerin ayak seslerini işitir. Derken kendisine münker ve nekir melekleri tarafından mü’mine sorulan aynı sorular sorulur: “Rabbin kim, dinin nedir, peygamberin kim?” Kafir “bilmiyorum” der. Bilmez olasıca! diye mukabelede bulunulur. Akabinde çirkin görünümlü, pis kokular saçan ve elbiseleri çok çirkin biri yanına yaklaşır ve “ Müjde! ALLAH’ın sonsuz azabı seni bekliyor! der. Kafir, ALLAH da seni azabla müjdelesin, sen kimsin diye sorar. O da, “ben senin çirkin amelinim, vALLAHi sen ALLAH’a isyanda çok hızlı, O’na itaatte de çok yavaştın. ALLAH cezanı versin.

Sonra bu kişiye dilsiz, sağır, kör biri gönderilir. Kendisi için öyle bir tokmak hazırlanır ki, insanlar ve cinler bir araya gelseler, onu yerinden oynatamazlar, bununla dağa vursalar, dağı tuz-buz eder. Müvekkel melek ona öyle bir vurur ki, o anda toprağa dönüşür. Sonra ruhu kendisine iade edilir. Bu kez, tokmak iki kaşının arasına vurulur. Tokmağın sesini insan ve cinlerin yanında bütün canlılar da duyar.

Akabinde bir tellal, “Ona ateşten iki yatak yapın ve cehennemden bir kapı açın” diye seslenir. Bunun üzerine ateşten, biri yatak biri döşek iki levha serilir ve oradan cehenneme bir kapı açılır.”

Diğer bir Hadisinde Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor. “Mü’min kabrinde yemyeşil bir bahçe içindedir. Kabri yetmiş zira genişletilir ve içi aydınlatılıp dolunay aydınlığı gibi olur. Sizler ALLAH’ın: “Muhakkak onun için dar bir geçim vardır” sözlerinin kimler hakkında indiğini biliyor musunuz? ALLAH ve Resulü bilir dediler. Dar geçit, kafirin kabirdeki azabıdır. Orada kendisine doksan dokuz tinnin (yılan) tebelleş olur. Tinin nedir bilir misiniz? ALLAH ve Resulü bilir dediler. ‘Tinnin’ yedi başlı yılandır. Yani kafire yedişer başlı doksan dokuz yılan tebelleş edilir. Onu ısırırlar, yalarlar ve insanların tekrar diriltileceği güne kadar vücuduna zehir zerkederler (akıtırlar).”

Gazali bu Hadisi şerifi açıklarken diyor ki; “ Bu sayılar garibinize gitmesin. Çünkü bunlar, yılan ve akreplerin sayıları kibir, riya, hased, kin, kıskançlık ve benzeri yerilmiş, İslam’ın kötü gördüğü huyların, amellerin sayısıyla doğru orantılıdır.” Yani öyle huylar vardır ki, insan onlarla insanları bu dünyada adeta sokar. İşte o huy, öbür tarafta bir yılan sokması şeklinde tecelli edebilir.

Huzeyfe anlatıyor: Efendimiz ile beraber bir cenazede bulunuyorduk. Kabrin başına oturdu. Bir süre kabre baktı ve ardından: “ Mü’min burada öyle tazyik edilir ki, bunun neticesinde, kaburgaları birbirine geçer.” buyurdu. Başka bir yerde de, “Kabrin öyle bir sıkması vardır ki, eğer kurtulacak biri olsaydı o, Sa’d bin Muaz olurdu.” (Müsned)

Sa’d bin Muaz hakkında kısa bir malumat.

Hazreti Abbas’ın (r.a) Hazreti Ömer’i (r.a), vefatından altı ay sonra rüyasında görmesi hadisesi.

Münker ve Nekir Melekleri: Ebu Hureyre naklediyor: Efendimiz buyuruyorlar: “ kul öldüğünde yanına gök gözlü, simsiyah iki melek gelir. Bunlardan birine nekir, diğerine de münker denir. Bunlar mü’mine sorarlar: “Peygamber hakkında ne diyorsun? O da, şehadet kelimesini getirir. Melekler: senin böyle diyeceğini biliyorduk derler. Ardından kabri yetmişe yetmiş zira genişletilir ve aydınlatılır. Kendisine de uyu denilir. O da, bırakın beni aileme döneyim, durumumu kendilerine haber vereyim. der. Kendisine tekrar uyu denilir. O da, ALLAH onu kıyamet sabahı uyandırıncaya kadar uyur.

Fakat ölen münafık ise, meleklerin sorularına karşılık; “Bilmiyorum, insanlar bir şeyler söylüyordu ben de söylüyordum.” der. Melekler ona senin bu cevabı verceğini biliyorduk derler. Ardından kabre, onun üzerine kapan denir.Kabir münafıkların üzerine öyle bir kapanır ki, kaburgaları birbirine geçer. ALLAH kendisini diriltip de mahşer yerine gönderinceye kadar bu azap böyle devam eder.” (Tirmizi ve İbni Hibban farklı şekillerde rivayet etmişlerdir.)

İkinci Diriliş:

“ALLAH’ın rahmetinin eserlerine bir bak; arzı ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir.” (Rum, 50)

“İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de tutuyor, bize apaçık düşman kesiliyor. Kendi yaratılışını unutarak bize misal vermeye kalkışıyor ve “şu çürümüş kemikleri kim diriltecek” diyor. De ki, “Onları ilk defa yaratan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.”(Yasin, 77/7

“Kabirde bulunanlar diriltilip, dışarı atıldığı ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman insan, halinin ne olacağını düşünmez mi? Hiç şüphe yok ki, Rableri onlara o gün, bütün yaptıklarını haber verecektir.” (Adiyat, 9/11)

“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkada bırakacaksınız.” (En’am, 94)

“ALLAH sizi çağıracağı gün, kendisine hamdederek çağrısına uyarsınız ve dirilmeden önceki halinizde çok az kaldığınızı sanırsınız.” (İsra, 52)

yasin 48-52

“Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan ALLAH, kendilerinin benzerini de yaratmaya kadirdir.” (İsra, 99)

“De ki, yeryüzünde gezin dolaşın da, ALLAH ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte ALLAH bundan sonra aynı şekilde Ahiret hayatını da yaratacaktır. Gerçekten ALLAH her şeye kadirdir.” (Ankebut, 20)

O gün; istirahat için bir kenara çekilmiş askerlerin bir komutla hemen ayağa fırlayıp toplanmaları gibi insanın uzuvları da, bir sur sesiyle hemen toplanacak ve insan tekrar yaratılacaktır.

Merkezden yapılan bir aydınlatmayla nasıl şehrin her tarafındaki lambalar yanar, bunun gibi bir sur sesiyle o gün, bütün ölüler adeta elektriklenmiş gibi ayağa kalkarak, haşir meydanında toplanacaktır.

Surun Üflenmesi:

Sur, bir boynuzdur. Keyfiyeti bizce meçhuldür. İsrafil, boru şeklindeki boynuza ağzını koymuş beklemektedir. Boynuzun başının cevresi göklerle yerin genişliği gibidir.birinci üfürüşte, herşey ölür. En son dört büyük melek ölür.birinci üflemeden sonra mahlukat berzah aleminde kırk yıl bekler. ALLAH İsrafil’i diriltir ve üfürmesini söyler. İkinci üfürüşte de herşey dirilir.

Sura üfürüş bir sayhadır. Bununla kabirlerin üzerleri açılır. Ölüler yerinden fırlar. O an ki insanın psikolojik hali ne hazindir. Gam, endişe, perişanlık…”Birinci sura üfürülecek, o zaman yerde ne var, gökte ne varsa ALLAH’ın diledikleri müstesna, düşüp bayılır.sonra sura bir daha üfürülür. O anda bir de bakarsın ki, ölüler kalkamışlar etraflarına bakıınıp duruyorlar.” (Zümer, 6

Sura üfürüldüğü gün zor bir gündür. Hele kafirler için hiç de kolay değil, çetin bir gündür. (Müddessir, 8/10)

“Gerçekten doğru söylüyorsanız, o gün ne zaman gelecek, bize haber verin.” derler. Çekişip dururlarken bir çığlık kendilerini yakalayıverir. O zaaman artık ne vasiyet edebilirler, ne de ailelerine dönebilirler. Sura üflenince, kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar. Vay bizim halimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? derler. Onlara : “İşte Rahman olan ALLAH’ın vaadettiği budur, peygamberler doğru söylemiştir.” denir.

Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem buyuruyor:Ben peygamber olarak gönderildiğimde, surun sahibine de haber verildi. O da, suru ağzına aldı, bir ayağı ilerde bir ayağı geride; sura üfürme emrini bekliyor. Dikkat edin de sura üfürülmesinden korkun.

Diğer bir Hadislerinde; “ Sur sahibi boynuzu ağzına almış, boynunu uzatmış, ne zaman emir verilecek de üfüreceğim diye kulaklarını dikmiş beklerken, ben nasıl dünya nimetlerinden faydalanırım!?”

Sur sesi öyle bir sestir ki, vahşi hayvanlar bile, sesin verdiği şoktan dolayı hepsi bir araya gelir. “Vahşi hayvanlar bir araya toplandğı zaman!” (Tekvir, 5)

Haşir Meydanı:

Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem buyuruyor:İnsanlar kıyamet günü kepekten arındırılmış bir ekmeğin rengini andıran ve üzerinde kimse için bir alamet bulunmayan mat beyazlıktaki bir arazide haşrolunurlar.”

Haşir meydanı, düz, pürüszsüz, açık bir meydandır. İnsanlar orada çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak haşrolunurlar. Bunu haber veren Efendimiz’e Hazreti Sevde Validemiz sorar: “Ey ALLAH’ın Resulü, ne kötü bir durum. İnsanlar o gün birbirlerine bakmazlar mı?” Efendimiz cevap verir: “O gün herkesin derdi kendine yeter. Birbirlerine bakamazlar.” Bir ayette de şöyle deniyor: “O gün herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.” (Abese, 37) İbn-i Abbas bu ayetin yorumunda, “ Yeryüzünde artmalar, eksilmeler olur, dağlar, ovalar, vadiler ve içindekiler kaybolur. Gümüş renkli bir arazidir. Üzerinde ne kan dökülmüş ne de günah işlenmiştir. Güneş ve yıldızların ışıkları söndürülmüştür.” der.

Efendimiz buyuruyor: “ inananlar kıyamet günü üç grup olarak haşrolunurlar. 1. Bineği olanlar 2. Yaya olanlar 3. Yerde yüzüstü sürünenler. Adamın bir sorar : Ya resulALLAH, yüzüstü nasıl yürüyebilirler? Efendimiz cevap verir: “ Onları ayakları üzerinde yüürüten ALLAH yüzüstü de yürütür.”

Hadis: Kıyamet günü güneş yeryüzüne yaklaşır, insanlar terler. Kimisinin teri topuklarına, kimisinin teri baldırlarının yarısına, kiminin dizlerine, kimisinin uyluklarına, kimisinin böğürüne, kimisinin ağzına kadar varır. Kimisini de teri boğar.”

Kıyamet gününün uzunluğu:

Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem, “ Bunlar büyük bir günde tekrar diriltileceklerini düşünmüyorlar mı? O gün insanlar, alemlerin Rabbi’nin huzurunda hazır bulunacaklar.” (Mutaffifiin, 4/6) ayetini okudu ve “ Oklar okdanlıklarında dizildiği gibi ALLAH sizi bir yerde toplayarak, elli bin yıl size bakmadan beklettiğinde haliniz nasıl olur?

Gezegenleri hiç şaşırmadan döndüren, milyonlarca yıldızı ahenk içinde gezdiren bir güç, elbette kıyamet gününde, insanları alacak dünya gemisiyle götürüp haşir meydanına boşaltacaktır.

Terazi:

İnsanlar sorgulama işinde üçe ayrılırlar:

1. Hiç sevabı olmayanlar: Tek iyilikleri gözükmez. Bunun için ateşten simsiyah bir boyun çıkar. Kuşun yemleri tek tek toplaması gibi bunları tek tek alır. Üzerlerine kapanır, kendilerini cehenneme atar. Ateş kendilerini yuttuktan sonra, “ ebedi şekavete mahkum oldular, bir daha mutluluğa eremezler.” denir.

2. Hiç günahı olmayanalar: bir tellal “ her halükarda hamdedenler kalksın” deyince bu gruptakiler ayağa kalkarlar ve koşarak cennete giderler. Geceleri namaz kılanlarla dünya ticareti kendilerini ALLAH’ı zikretmekten alıkoymayanlar da bu grupta yer alırlar. Arkalarından, “Bir daha şekavet görmeyecek şekilde mutluluğa erdiler” denir.

3. Hem günahı hem de sevabı olanlar: bunlar çoğunluktur. İyi işlerle kötüleri birbirine karıştıranlardır. Sevap ve günahları yazan kitaplar uçuşur, teraziler kurulur, gözler amel defterlerine dikilir. Sonra yine gözler terazinin dilini gözetir. Hangi tarafın daha ağır bastığına bakarlar. Bu manzara, insanların akıllarını başlarından alan korkunç bir manzaradır.

ALLAH resulü, Hazreti Aişe Validemiz’e hitaben,Üç yerde ümmetimi hatırlayamam: Terazilerin kurulduğu yerde, defterlerin dağıtıldığı yerde, sıratta.” buyurur.

Enes b. malik rivayet ediyor. ALLAH Resulü, şöyle buyurdu: “ Ademoğlu kıyamet günü getirilir. Terazinin iki kefesi arasında durdurulur ve onunla ilgili bir melek görevlendirilir. Terazisi ağır çekerse bu melek bütün mahlukatın duyacağı bir sesle; “Falanca öyle bir mutluluğa erdi ki, bundan sonra asla bedbaht olmaz.” diye nida eder. terazi hafif gelirse de, “ Falanca öyle bir badbaht oldu ki, bundan böyle bir daha mutluluk göremez.” diye seslenir. Sonra zebaniler, ellerinde tokmaklar, sırtlarında ateşten giysilerle gelir cehennemin payını alır cehenneme götürürler.

Hesap:

“Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız. Hiç şüphe yok ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız. Zira onlardan uzak değildik.” (Araf, 6/7)

“Her ümmeti diz üstü çökmüş olarak görürsün.” (Casiye, 2 Evet, o gün, kimileri yüzüstü yere düşer, asi ve zalimler yok olup gitmeyi isterler, yok olalım diye bağrışırlar. Sıddık kişiler de: “Nefsim, nefsim” derler inlerler.

İlk hesaba çekilenler Peygamberler olur. Cenabı Hak buyuruyor: “ O gün ALLAH, bütün peygamberleri toplayıp, “Size insanlar ne cevap verdiler” diyecek. Onlar da, (hem saygılarından ötürü, hem de o günün dehşetinden dolayı) “Bizim bir bilgimiz yok, gaybı ancak Sen bilirsin diyecekler.” (Maide, 109)

Sırat:

Efendimiz sallALLAHu aleyhi ve sellem buyuruyor: “ Sırat cehennemin iki sırtı arasında kurulur. Peygamberlerden ümmeti ile geçen ben olurum. O gün yalnız peygamberler konuşur. Onların duaları, “ALLAHım esenliğe erdir, ALLAHım esenliğe erdir” şeklindedir.

“İnsanlar cehennem köprüsünden geçer. Köprünün üzerinde demir dikenler, çegeller ve kancalar vardır, sağdan soldan insanları kaparlar. Köprünün yanlarında: “ALLAHım, esenliğe çıkar, ALLAHım, esenliğe çıkar, diye dua eden melekler vardır. Kimileri şimşek gibi kimileri rüzgar gibi, kimileri koşan at gibi geçerken, kimileri seğirterek, kimileri normal yürüyüşle geçer, kimileri emekleye emekleye kimileri de sürüne sürüne geçer. Cehennemliklere gelince, onlar oranın halkıdır. Ne ölürler ne de yaşarlar. Günah ve hataları yüzünden yakalananlar ise, yanıp kömür haline gelirler ve ardından şefaat izni çıkar.” (Buhari ve Müslim)

Ya Rabbi ! Sana layık bir kul Habibine yakışır ümmet eyle bizleri..Senin yolundan ayırma.. (Amin)

Toplam Okunma: 702 (Önbellek Kullanılıyor) | Son Görüntülenme: 25.12.2019

Bu Kategori Altında Yayınlanmıştır: Soru-Cevap

Teşrik Tekbiri Nedir? Teşrik Tekbiri Nasıl Getirilir? Anlamı Nedir?

Pazartesi, Kasım 15, 2010 14:26 1 Yorum
Teşrik Tekbiri Nedir? Teşrik Tekbiri Nasıl Getirilir? Anlamı Nedir?
Teşrik Tekbiri Nedir? Teşrik Tekbiri Nasıl Getirilir? Anlamı Nedir? 4.6/5 (92%) 15 Oy

Teşrik tekbiri nedir ve nasıl yapılır?

Teşrik, doğuya doğru gitmek, parlamak, eti güneşe sermek demektir.

Teşrik tekbiri, Kurban bayramı günlerinde farz namazlardan sonra getirilen tekbirlerdir. Kurban Bayramının ilk gününe “yevm-i nahr”, diğer üç güne ise “eyyâmü’t-teşrîk (teşrîk günleri)” denir. Bayramdan bir gün önceki güne de “arefe günü” denir.

Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar, yirmiüç farz namazının arkasından birer defa

Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi’l-hamd” diye tekbir getirilir ki, buna “teşrîk tekbiri” denir. Anlamı şöyledir: (daha fazla…)

Toplam Okunma: 1.723 (Önbellek Kullanılıyor) | Son Görüntülenme: 08.01.2020

Bu Kategori Altında Yayınlanmıştır: Soru-Cevap

İslamın Şartları Nelerdir ?

Pazar, Kasım 14, 2010 12:45 İlk Yorumu Sen Yazmak İster misin?
İslamın Şartları Nelerdir ? 4.9/5 (97%) 7 Oy

İslamın Şartları

İslâm: Resûlullah Efendimiz’in tebliğ buyurduğu şeyleri dil ile ikrar, kalb ile tasdik ederek Cenâb-ı Hakk’a itâat etmektir.

İslâm’ın şartı (5) beştir. Yani İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur.

  1. Kelime-i şehâdet getirmek
  2. Namaz kılmak
  3. Zekât vermek
  4. Ramazan orucunu tutmak
  5. Haccetmek

İslamın şartlarını yerine getiren kimseye mümin ve müslüman denir. Bu şartlardan herhangi birini inkâr eden ise dinden çıkmış olur.

İmanın Şartları (Lütfen Tıklayınız)

Toplam Okunma: 485 (Önbellek Kullanılıyor) | Son Görüntülenme: 14.01.2020

Bu Kategori Altında Yayınlanmıştır: Soru-Cevap

Zekat Nedir? Zekat İle İlgili Sorular Ve Cevaplar

Pazar, Kasım 14, 2010 12:34 4 Yorum
Zekat Nedir? Zekat İle İlgili Sorular Ve Cevaplar 3.9/5 (78%) 16 Oy

Zekat ile ilgili sıkça sorulan soruların cevapları..

Zekat nedir?

Sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü anlamlarına gelen zekât, dinî bir terim olarak, belirli bir malın bir kısmının Allâh rızası için muayyen kişilere verilmesi demektir.

Malî ibadetlerden biri olan zekat, İslâm’ın beş temel esasından olup, hicretin ikinci yılında Medine’de farz kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin…” (Bakara, 2/43, 110; Hac, 22/78; Nur, 24/56; Mücadele, 58/13; Müzzemmil, 73/20); “Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin, arıtıp yücelteceğin bir sadaka al ve onlar için dua et; çünkü senin duan onlara huzur verir. Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe, 9/103) buyrulmaktadır.

Zekat kimlere farzdır?

Bir kimsenin zekât vermekle mükellef olması için Müslüman, hür, akıllı, buluğ çağına erişmiş olması; borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla hakikaten ya da hükmen artıcı, yani kazanç sağlayıcı nitelikte nisap miktarı mala sahip olması gerekir.

Nisap ne demektir? Miktarı ne kadardır?

Nisap, zekât, sadaka-i fıtır ve kurban gibi ibadetler için konulan bir zenginlik ölçüsüdür. Nisapa, asgarî zenginlik ölçüsü şeklinde de tanımlanabilir. Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak bu kadar mala sahip olan kişi dinen zengin sayılır. Böyle bir kişi, zekat veya sadaka alamayacağı gibi; sadaka-i fıtır vermek ve kurban kesmekle de yükümlü olur. Fazla olan bu malın nâmi olması ve üstünden bir yıl geçmesi halinde zekatının verilmesi gerekir.

Zenginliğin asgari sınırı olan “nisap” Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bu asgarî sınırlar, o dönem İslâm toplumunun ortalama hayat standardını ve zenginlik ölçüsünü göstermektedir. Hadislerde belirlenen nisap miktarları şöyle sıralanabilir; 80,18 gr. altın veya bunun tutarında para veya ticaret malı ; 40 koyun veya keçi, 30 sığır, 5 deve. Nisap miktarının belirlenmesinde kullanılan bu malların, o dönemin en yaygın zenginlik aracı olduğu açıktır. Nisabın bu mallar üzerinden belirlenmesi, sosyal ve ekonomik şartların fazla değişmediği ileriki dönemlerde de aynen korunmuştur.

Hâvaic-i asliye (asli ihtiyaçlar) nedir?

Havâic-i asliyye, temel ihtiyaçları karşılayan, bu yüzden de zekata tabi olmayan maddi varlıklar demektir.

İslâm’da diğer bedenî ve malî yükümlülüklerde olduğu gibi, zekatta da mükellefin durumu göz önünde bulundurularak, ona makul ve taşınabilir bir sorumluluk yüklenmiştir. Bu nedenle İslâm bilginleri, zekat ve sadaka-i fıtr ile yükümlü olmak için, kişinin temel ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı mala sahip olma şartını aramışlardır. Zira temel ihtiyaç miktarı ile refah ve zenginlik meydana gelmez. Temel ihtiyaç miktarı mal, kişinin yaşaması için zarurî olan miktardır.

Allâh Teâlâ Kur’an’da “Neyi infak edeceklerini sana soruyorlar, de ki, fazlayı, artanı…” buyurmuştur (Bakara 2/219). Konuyla ilgili bir hadiste şöyle geçmektedir: “Hz. Peygamber’e bir adam gelerek bir dinarım var ne yapayım, dedi. Hz. Peygamber, kendine harca buyurdu. Bir dinarım daha var dedi, ailene harca buyurdu. Bir dinarım daha var dedi, çocuklarına harca , buyurdu. Adam bir dinarım daha var deyince, sen daha iyi bilirsin, buyurdu” (Ebû Dâvûd, Zekat, 45).

Temel ihtiyaç maddeleri insanın hayat ve hürriyetini korumak için muhtaç olduğu şeylerdir. Bunlar, genel olarak, nafaka, oturulan ev, ev eşyası, ihtiyaç duyulan elbise, borç karşılığı mal, sanat ve mesleğe ait alet ve makineler, binek taşıtları, ilim için edinilen kitaplar gibi eşyadır.

Esasen asli ihtiyaçlar, zaman, muhit ve durumun değişmesiyle değişir ve gelişir. Burada muteber olan, zekat mükellefinin temel ihtiyaçlarıdır. Kendi şahsi ihtiyaçları yanında kanunen bakmaya mecbur bulunduğu diğer şahısların ihtiyaçları da buna dahildir.

Araç-gereç ve malzemeye zekat düşer mi?

Sanat ve mesleğin icrası için gerekli olan araç-gereç, makine ve malzemeler, aslî ihtiyaçlardan olup bunların zekatının verilmesi gerekmez. Ancak, kendi mesleğinin icrası için değil de, ticaret için üretilen veya alınıp satılan araç-gereç, malzeme ve makinelerin zekatının verilmesi gerekir.

Zekat vaktinden önce verilebilir mi?

Oruç ve hac ibadetlerinde olduğu gibi zekat konusunda da kamerî ay hesabı uygulanır. Zekatın farz olması için nisap miktarı malın üzerinden bir kamerî yılın geçmesi gerekir. Buna rağmen mal sahibi dilerse vakti gelmeden önce de zekatını verebilir.

Bir zengin vadeli alacağına dair bir senedi fakire zekat olarak verebilir mi?

Zekat gıda ve giyim eşyaları gibi aynî olarak, para, döviz, altın gibi nakdî olarak da verilebilir. Senet ise; bir hakkın, bir malın, ödünç bir paranın kime ait olduğunu belirten, iki veya daha fazla kişi arasında tanzim edilmiş bir belgedir. Dolayısıyla üzerinde yazılı miktardaki parayı temsil etmektedir. Bu nedenle, zekat mükellefi olan bir zengin, vadesinde ödeneceğini kesin olarak bildiği senedi, zekatına mahsuben fakire ciro edebilir.

Taksitli olarak zekat verilebilir mi?

Asıl olan kişinin üzerine terettüp eden zekatı ödemesidir. Bu itibarla, zekat bir defada ödenebileceği gibi, taksitle de ödenebilir.

Zekat vermenin belirli bir zamanı var mıdır?

Zekat vermenin belli bir zamanı olmayıp, farz olduğu andan itibaren verilmesi gerekir. Bunun için belli bir ayı veya Ramazanı beklemeye gerek yoktur. Ancak, zekat vermekle yükümlü olanların, yükümlü oldukları andan itibaren en kısa zamanda zekatlarını vermeleri uygun olur.

Ticaret malının zekatı kendi cinsinden ödenebilir mi?

Ticaret mallarının zekatı, malın değeri üzerinden hesaplanıp parayla verilebileceği gibi, malın kendi cinsinden de verilebilir.

Ticaret malının zekatı neye göre hesaplanır?

Zekat, ileride elde edilmesi muhtemel kârdan değil, mevcut sermayeden ödenmesi gereken mali bir ibadettir. Bu itibarla, ticaret malının zekatı verilirken, kârsız olarak zekatının verildiği tarihteki değeri esas alınmalıdır.

Alacakların zekatı nasıl verilir?

Geri ödeneceği kesin olan alacakların, her yıl alacaklı tarafından zekatlarının ödenmesi gerekir. Alacak tahsil edilmeden önce zekatı verilmemişse, tahsil edildikten sonra, geçmiş yıllara ait zekatlar da ödenmelidir. İnkar edilen veya geri alınma ihtimali olmayan alacakların her yıl zekatının verilmesi gerekmez. Şayet böyle bir alacak daha sonra ödenirse, alacıkla bu tarihten itibaren zekat mükellefi olur; geçmiş yıllar için zekat ödemez.

Alacaklar zekata mahsup edilebilir mi?

Borçlu olan kişi, kendisine zekat verilebilecek kişilerden ise, alacaklar zekata mahsup edilebilir.

Arazî mahsulünden zekat verilmesi gerekir mi?

Odun, kamış (şeker kamışı hariç) ve ottan başka topraktan elde edilen her türlü ürünün, nisap miktarına ulaşması halinde (yaklaşık 650 kg.) zekatının verilmesi gerekir. Yüce Allâh; “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan infak edin…” (Bakara 2/267); “Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O’dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (En’am 8/141) buyurmaktadır. Hz. Peygamber de, “yağmur ve nehir sularıyla sulanan toprak mahsullerinde onda bir; kova ile sulananlarda ise yirmide bir vardır” buyurmuştur (Buhârî, Zekât, 55).

Hadiste de belirtildiği gibi, mahsulün zekatının verilmesinde toprağın işlenmesi ve su kullanımı esas olarak alınmaktadır. Buna göre toprak emek sarfedilmeden yağmur, nehir, dere, ırmak ve bunların kanallarıyla sulanıyorsa, çıkan mahsulün 1/10’i; kova, dolap gibi emekle veya suyun ücretle alınması, motorla sulama gibi masraf gerektiren bir yolla sulanıyorsa 1/20’i zekat olarak verilir.

Ürün elde etmek için yapılan masraflar, öşür verilirken dikkate alınır mı?

Günümüzde gübre, mazot, işçilik gibi masraflar da üretimin maliyetinde önemli bir yekûn oluşturmaktadır. Bu nedenle, tarımsal ürünlerin zekatında, elde edilen hasılattan (gayr-i safî), ürün için yapılan günümüz tarım şartlarının getirmiş olduğu ekstra masraflar çıkarıldıktan sonra, geriye kalan ürünün nisap miktarına ulaşması halinde, tabiî yollarla sulanan arazîde 1/10, kova, tulumba, su motoru vb. usullerle masraf veya emekle sulanan arazîde 1/20 oranında zekat verilmesi gerekir.

Ortak olarak ekilen bir tarlanın ürününün zekatını vermekle kim yükümlüdür?

Arazî mahsullerinin öşrünü, arazi sahibi değil, ürünün sahibi verir. Bu itibarla mal sahibi hiçbir karşılık beklemeden tarlasını ekilmek üzere başka birisine verirse, çıkan mahsulün zekatını eken şahıs öder. Arazi ekilmek üzere belli bir ücretle kiralanmışsa, zekatı (öşrü) kiracı tarafından ödenir. Eğer arazi, yarıcılık (müzâraa) usulü ile kiralanmışsa, mal sahibi ve mahsulü eken kişi, hisselerine düşen mahsulün zekâtlarını ayrı ayrı verirler.

Zayi olan ürünün öşrünün verilmesi gerekir mi?

Tarlada ürünü zayi olan çiftçinin, zekat ödemesi gerekmez. Ürünü hasat ettikten sonra kişinin üzerine öşür terettüp ettiğinden, bundan sonra ürünü zayi olsa da öşrünü vermesi gerekir. Nitekim Yüce Allah, “. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin,” buyurmuştur (En’am 8/141).

Hayvanların zekatı yerine değeri verilebilir mi?

Malın zekatı, kendi cinsinden verilebileceği gibi belli olan başka maddelerden de verilebilir. Buna göre, hayvanların zekatını vermek isteyen kimse, kendi cinsinden verebileceği gibi, değerleri üzerinden de verebilir. Ancak fakirin yararına olanı tercih etmek daha uygundur.

Ticaret mallarının zekatı nasıl verilir?

Kâr amacıyla alınıp satılan mallara “ticaret malları” denir. 80.18 gr. altın değerinde ticaret malına sahip olan kişinin, bu malın elde edilmesinin üzerinden bir yıl geçmesi halinde, kırkta bir (%2,5) oranında zekatını vermesi gerekir.

Ziynet eşyasına zekat verilir mi?

Altın ve gümüş dışındaki ziynet eşyaları zekata tabi değildir. Altın ve gümüşten yapılmış ziynet eşyaları ise, zekat için gerekli diğer şartları da taşıdığı takdirde zekata tabidir. Bu itibarla altından yapılmış zîynet eşyaları, 80.18 gr. veya daha fazla ve üzerinden bir yıl geçmiş ise zekata tabîdir.

Emlakçiler, mülkiyetindeki dairelerin zekatını vermekle yükümlü müdür?

Emlakçilerin ticari amaçlı olarak alıp sattıkları daireler zekata tabidir. Buna göre, büro, ikamet gibi kullanım amaçlı olmayıp alıp satmak için emlakçilerin ellerinde bulunan dairelerin, borçları çıktıktan sonra değeri nisap miktarına ulaşmış ve üzerinden bir yıl geçmiş ise kırkta bir oranında zekatının verilmesi gerekir.

Şirket ortakları nasıl zekat verirler?

Fiilî olarak bir şirketin ortağı olan kişi, şirketin büro, alet vb. duran varlıkları dışındaki dönen varlığından kendi hissesine düşen miktarın, nisaba ulaşması ve üzerinden bir yıl geçmesi halinde zekatını vermesi gerekir.

Sanayi sektöründe faaliyet gösteren şirketlerin; duran varlıklar (üretim aletleri, makine vb.) zekattan muaf; borçlar, malzeme, işçilik, üretim, pazarlama, yönetim, finansman vb. giderlerin maliyet hesapları yapılıp çıkarıldıktan sonra dönen varlıkları (yarı mamul ve üretilmiş mallar, hammaddeler, nakit para, çek vs.) ise net kâr ile birlikte % 2,5 oranında zekata tabidir.

Hisse senetleri zekata tabî midir?

Borsada alınıp satılan hisse senetlerine yatırım yapan kişinin, sahip olduğu hisse senetlerinin değeri, nisap miktarına ulaşması ve üzerinden bir yıl geçmesi halinde 1/40 oranında zekatını vermesi gerekir.

Zekat kimlere verilir?

Zekat ve fitrenin kimlere verilebileceği Kur’an-ı Kerim’de belirlenmiştir (Tevbe Sûresi, 60). Bunlar; fakirler, düşkünler, esaretten kurtulacaklar, borçlu düşenler, Allâh yolunda cihada koyulanlar, yolda kalmış olanlar, zekat toplamakla görevlendirilen memurlar ve müellefe-i kulûb adı verilen, kalpleri İslam’a ısındırılmak istenen yeni Müslüman olmuş kimselerdir.

Zekat Kimlere Verilmez?

Zekat ve fitrenin, Tevbe sûresinin 60. ayetinde sayılanlar dışında kalan kişi ve kuruluşlara verilmesi caiz değildir. Ayrıca zekat verilecek kişi, bu şartları taşısa bile;

1) Ana, baba, büyük ana ve büyük babalarına,

2) Oğul, oğlun çocukları, kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan çocuklarına,

3) Müslüman olmayanlara,

4) Karı-koca birbirlerine,

Zekat veremez..

Zekat ve fitre, hayır kurumlarına verilebilir mi?

Aldıkları zekat ve fitreleri bir fonda toplayıp bunu yalnızca Tevbe suresinin 60. ayetinde belirtilen yerlere sarf ettikleri bilinen ve kendilerine her bakımdan güvenilen kimseler eliyle yönetilen dernek, kurum ve yardımlaşma fonlarına zekat ve fitre verilmesinde dinen bir sakınca yoktur.

Ücretlilere Zekat Verilebilir mi?

İslâm’da zekat ve fitrenin, kişilerin sınıf ve meslek gruplarına bakılmaksızın, kimlere verilip verilemeyeceği açıkça belirlenmiştir. Bu itibarla, belli bir geliri olduğu halde, bu geliriyle asgari temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ve başka bir mal varlığı da bulunmayan kişilere zekat verilebilir.

Farklı ayarda altını bulunan kimse zekatını nasıl hesaplar?
Zekata tabi olma açısından altındaki ayar farkı önemli değildir. Çünkü hangi ayarda olursa olsun, sonuç itibariyle altın hükmündedir. Buna göre farklı ayarda da olsa bütün altın çeşitleri, tek başlarına veya diğer ayardaki altınlarla birlikte değerleri 80,18 gr. ağırlığında 22 ayar altının değerine ulaştığında, diğer şartları da taşıması halinde zekata tabidir. Bu durumda farklı ayarlardaki altınların zekatı, değerleri üzerinden hesaplanarak, % 2,5 oranında verilir.

Gayr-i meşru yolla elde edilen kazançtan dolayı zekat gerekir mi?

Gayr-i meşru yolla elde edilen kazancın sahibi belli ise, bu kazancın sahibine iade edilmesi; belli değil ise, karşılığında sevap beklenmeksizin yoksullara veya hayır kurumlarına verilerek elden çıkarılması gerekir. Bu itibarla, gayr-i meşru yolla elde edilen kazancın tamamı ya sahibine iade edilerek veya hayır yolda harcanarak elden çıkarılacağından, zekatının verilmesi söz konusu değildir.

Temel ihtiyaçlar için biriktirilen para zekata tabi midir?

Aslî ihtiyaçlar; ev, ev eşyası, giyecek, ulaşım ve yiyecek gibi hayatın güvenli ve sağlıklı bir şekilde devamı için gerekli olan şeylerdir. Bu ihtiyaçların karşılanması için, bunların mülkiyetine sahip olma zorunluluğu yoktur. Bu ihtiyaçları temin etmek için biriktirilen paralarla onları karşılamak üzere sözlü ya da yazılı herhangi bir taahhüde girilmişse o taktirde bu paralardan zekat vermek gerekmez. Çünkü sözlü yada yazılı taahhüde girildiğinde bu para, artık temel ihtiyaç için harcanmış demektir. Ancak böyle bir taahhüde bağlanmamış paranın, nisap miktarına ulaşması ve üzerinden bir yıl geçmesi halinde, zekatının verilmesi gerekir.

Buluğ çağına erişmemiş zengin çocuğun malından zekat gerekir mi?

Akıllı olmayan ve buluğ çağına erişmemiş olan kişiler, dinen mükellef olmadıklarından zekat ile sorumlu değildir. Ancak, zenginlerin malında fakirlerin bir hakkı olduğu için, zengin olan çocuk ve deliler kendileri mükellef olmasa da, veli veya vasilerince bunların mallarından zekat verilmelidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de; “Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır” buyurulmaktadır (Zâriyât 51/19).

Babası ile birlikte oturan kimse zekat ile mükellef midir?

Babası ile birlikte oturan kimsenin kendi şahsına ait ayrı malı bulunur ve zekat için gerekli şartları taşırsa bu kişi zekat vermekle yükümlü olur. Ancak babası ile mallarını ayırmamışlar da ortak kazanıp ortak harcıyorlarsa, bu takdirde ellerindeki birikim üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan kişi, zekatla yükümlü olur.

Vergi zekat yerine geçer mi?

Vergi bir vatandaşlık görevidir; zekat ise dinî bir yükümlülüktür. Ayrıca zekat ile vergi, yaptırım kaynağı, temel gaye, oran , miktar ve harcanacağı yerler bakımından birbirinden farklıdır. Bu itibarla, devlete ödenen vergiler zekat yerine geçmez. Zekatın ayrıca verilmesi gerekir.

Zekat havale yoluyla ödenebilir mi?

Zekat, bizzat elden verilebileceği gibi, vekalet veya havale yoluyla da verilebilir. Burada önemli olan, zekatın zekat alacak kişiye ulaşmasıdır.

Üvey anne, üvey baba ve üvey çocuklara zekat verilebilir mi?

Babası ölmüş ise üvey anneye, buluğ çağına erişip evden ayrılmış ise üvey çocuklara ve üvey babaya, fakir olmaları halinde zekat verilebilir. Çünkü bunlarla zekatı veren kişi arsında usul ve füru ilişkisi olmadığı gibi, zekat veren şahıs bunlara bakmakla yükümlü de değildir.

Damat ve geline zekat verilebilir mi?

Fakir olan damada zekat verilebilir. Koca eşine bakmakla yükümlü olduğundan, kişinin gelinine zekat vermesi dolaylı olarak kendi oğluna zekat vermesi gibidir. Bu itibarla, geline zekat vermek uygun değildir.

Zekat verilen kişinin zengin olduğu ortaya çıkarsa ne yapmak gerekir?

Zekat mükellefi, kime zekat verdiğini araştırmalıdır. Araştırma sonucu zekat verilebilecek kişilerden olduğu kanaatine ulaştığı birisine zekât verir, daha sonra bu kimsenin zekat verilecek kişilerden olmadığı ortaya çıkarsa, zekâtı geçerli olur. Araştırma yapmaksızın zekât verir ve daha sonra bu kimsenin zekat verilebilecek kişilerden olduğu ortaya çıkarsa, zekatı geçerli olur; ancak böyle olmadığı anlaşılırsa, zekatı geçerli olmaz, yeniden vermesi gerekir.

Kayınvalide ve kayınpedere zekat verilebilir mi?

Kayınvalide ve kayınpeder, kişinin bakmakla yükümlü olduğu kimselerden olmadığı için, fakir iseler kendilerine zekat verilebilir.

Toplam Okunma: 1.009 (Önbellek Kullanılıyor) | Son Görüntülenme: 04.01.2020

Bu Kategori Altında Yayınlanmıştır: Soru-Cevap

İmanın Şartları Nelerdir ? Detaylı Bilgiler..

Cumartesi, Kasım 13, 2010 15:49 İlk Yorumu Sen Yazmak İster misin?
İmanın Şartları Nelerdir ? Detaylı Bilgiler.. 4.3/5 (86%) 76 Oy

Îman

Îman, Peygamber Efendimiz (s.a.v) in Hazret-i Allâh tarafından getirip tebliğ buyurduğu hususların tamamını kabul ve tasdik etmektir. İman, bu tasdikten ibarettir. Fakat kişinin, hayatında ve ölümünde kendisine müslüman muâmelesi yapılması için kelime-i şehâdeti dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmesi şarttır.

İmanın şartları (6) altı’dır. Bu altı şart aşağıda Arapça aslını ve tercümesini göreceğimiz Âmentü‘de açıklanmıştır.

آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Âmentü billâhi ve melâaiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve’l yevmi’l-âhıri ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî mine’llâhi teâlâ ve’l-ba’sü ba’de’lmevti hakkun eşhedü en lâa ilâhe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh.“

Türkçe Meali Mânâsı:

”Ben Allâhü Teâlâ’ya ve onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere; hayır ve şerrin Allâhü Teâlâ’nın yaratmasıyla olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek de haktır. Ben şehâdet ederim ki, Allâhü Teâlâ’dan başka ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (s.a.v.) onun kulu ve Peygamberidir.”

İmanın Şartları..

1.Allâhü Teâlâ’ya inanmak,
2. Meleklerine inanmak,
3. Kitaplarına inanmak,
4. Peygamberlerine inanmak,
5. Âhiret gününe inanmak,
6. Kadere; hayır ve şerrin Allâh’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna inanmaktır.

İmanın bu altı şartından birini kabul etmeyen, hepsini inkâr etmiş sayılır. Meselâ, imanın beş şartını kabul edip, âhirete inanmayan kimse müslüman olamaz.

Allâhü Teâlâ’ya İman

Îmanın altı şartından birincisi, Allâhü Teâlâ’ya imân etmektir. Şöyle ki; Allâhü Teâlâ vardır. Onun zâtı, bütün kemâl sıfatları ile muttasıf (Yani, bütün güzelliklere eksiksiz olarak sahip), bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve uzaktır.

Hz. Allâh’ın sıfatları, sıfât-ı zâtiyye ve sıfât-ı sübûtiyye olmak üzere iki kısımdır.

Sıfât-ı Zâtiyye

Hz. Allâh’ın Sıfât-ı Zâtiyyesi 6′dır:

1. Vücud: Var olmak.
2. Kıdem: Evveli olmamak; ezelî olmak.
3. Bekâ: Sonu olmamak; ebedî olmak.
4. Vahdâniyet: Birlik. Zâtında ve sıfatlarında tek olup, ortağı yoktur
5. Muhâlefetün lilhavâdis: Sonradan olanlara hiç benzememek.
6. Kıyam binefsihi: Var olmasında başka bir şeye muhtaç olmamak.
Sıfât-ı Subûtiyye

Allâhü Teâlâ’nın Sıfât-ı Sübûtiyesi sekizdir:

1. Hayat: Diri olmak. (Allâhü Teâlâ diridir ve dirilticidir.)
2. İlim: Bilmesi olmak. (Allâhü Teâlâ her şeyi, hattâ kalblerde gizlenen niyetleri dahi bilir.)
3. Semi: İşitmesi olmak. (Allâhü Teâlâ her şeyi işitir.)
4. Basar: Görmesi olmak. (Allâhü Teâlâ; karanlık gecede, kara taşın üstünde, kara karıncanın yürüdüğünü görür ve ayağının sesini işitir.)
5. İrâdet: Dilemesi olmak. (Yani irâde sahibidir ki, diler ve ne dilerse onu dilediği gibi yapar.)
6. Kudret: Gücü her şeye yeter olmak. (Allâhü Teâlâ her şeye kaadirdir.)
7. Kelâm: Konuşması olmak. (Allâhü Teâlâ’nın harf ve sese muhtaç olmadan söylemesi demektir.)
8. Tekvîn: Yoktan var etmek, meydana getirmek, yaratmak.

Meleklere İman

Îmanın ikinci şartı meleklere inanmaktır.
Melekler nurdan yaratılmış, istedikleri sûret ve şekillere girebilen rûhânî ve latif varlıklardır.
Meleklerde erkeklik ve dişilik yoktur. Onlar, emrolundukları şeylerde Allâh’a isyan etmezler. Yorulup usanmazlar. Yemek, içmek gibi ihtiyaçları yoktur. Kimi gökte, kimi yerde, kimisi de Arş’ta vazifelidirler. Sayılarını ancak Allâhü Teâlâ bilir. İçlerinden dört büyüğü meleklerin peygamberidir.

Dört Büyük Melek

1. Cebrâil (a.s.): Cenâb-ı Hakk’ın kitaplarını peygamberlere getirmeye, yâni vahye memur, Allâh ile resülleri arasında bir vâsıtadır.
2. Mîkâil (a.s.): Bir kısım hâdiselerin; Meselâ rüzgârların, yağışların, hubûbatın ve bitkilerin meydana getirilmesine memurdur.
3. İsrâfil (a.s.): Sûrun üfürülmesi, kıyâmet gününün meydana gelmesi ve insanların kıyâmette tekrar dirilmeleri hususlarına memurdur.
4. Azrâil (a.s.): Öleceklerin ruhlarını almaya memurdur.

Ayrıca her insanda, vazifeli 384 melâike vardır. Bunlardan, Kirâmen Kâtibîn ve Hafaza melekleri insan ne yaparsa onu yazmakla vazifelidirler.

Kitaplara İman

Îmanın üçüncü şartı kitaplara inanmaktır.

Cenâb-ı Hakk, kendi irâdelerini, emirlerini, nehiylerini, hikmetlerini kullarına bildirmek için zaman zaman peygamberlerine kitaplar indirmiştir. Bu kitapların tamamına ilâhî kitaplar denir.

Cebrâil (a.s.) vâsıtası ile peygamberlere vahiy olarak gönderilen kitap ve suhufun (sayfaların) adedi 104′tür.

Suhuf (Sayfalar)

10 Suhuf, ÂDEM aleyhisselâm’a,
50 Suhuf, ŞİT aleyhisselâm’a,
30 Suhuf, İDRİS aleyhisselâm’a,
10 Suhuf, İBRAHİM aleyhisselâm’a, gönderilmiştir ki, tamamı 100 sahifedir.

Kitaplar
(Hangi Kutsal Kitap Hangi Peygambere Gönderildi?)

1. Tevrat, Mûsa aleyhisselâm’a,
2. Zebur, Dâvud aleyhisselâm’a,
3. İncil, İsa aleyhisselâm’a,
4. Kur’ân, Peygamberimiz MUHAMMED Aleyhisselâm‘a, gelmiştir. Kur’anın gelmesiyle ilk üçünün hükmü kaldırılmıştır. Kur’an-ı kerim 114 sûre, 6666 âyettir. İki durak arasına bir âyet denir. Kur’an’ın bir harfi bile değişmemiştir. Dünyadaki bütün Kur’an’lar aynıdır. Kur’an-ı Kerim kıyâmete kadar Allâh’ın himâyesinde olup değişmeyecektir.

Peygamberlere İman

Îmanın dördüncü şartı peygamberlere inanmaktır.

Peygamberler, Cenâb-ı Hakk’ın, şerîatını, emirlerini, yasaklarını, haberlerini kullarına bildirmek için gönderdiği müstesna zatlardır. Peygamberler insanları, Allâh’a şirk koşmak ve puta tapmak gibi dalâletlerden kurtarmaya, inananları hem dünyada hem de âhirette saâdete erdirmeye vesiledirler. İnsanların akılları gerçek kurtuluş yolunu bulmakta yetersiz olduğundan Hazreti Allâh, kullarının ebedî saadeti için peygamberler göndermiştir. Peygamberler, Allâh tarafından mûcizelerle kuvvetlendirilmişler; Allâh’ın izni ile bir çok hârikulâde yani eşi görülmemiş ve olamaz diye bilinen şeyler, onların elinde kolayca olmuştur.

İlk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâm’dır. İşte bunun içindir ki, yaratılışı itibariyle üstün bir varlık olan insanın, aslı, bazı yanlış düşünenlerin iddiâ ettiği gibi maymun değil; yine insandır. Esasen “İnsanın aslı maymundur” diyenlerin bu bâtıl iddiâsını asrımızın inkişaf eden ilmi ve fenni de kökünden çürütmüştür. Hiç şüphesiz bilinmelidir ki, bizim aslımız maymun değil; Cennetten gelme, tertemiz, Hazreti Âdem ile Hazret-i Havvâ’dır.

Peygamberlerin Sıfatları

Peygamberler hakkında bilinmesi vâcip ve zarûri olan sıfatlar beştir.

1. Sıdk: Peygamberler doğrudurlar. Asla yalan söylemezler.
2. Emânet: Emindirler. (Her hususta kendilerine inanılır.)
3. Tebliğ: Hz. Allâh’ın emir ve yasaklarını hiç noksansız ve çekinmeden tebliğ ederler.
4. Fetânet: Son derece zekîdirler.
5. Ismet: Mâsumdurlar; günah işlemekten uzaktırlar.

Bizim Peygamberimizin diğer peygamberlerden ayrı beş vasfı daha vardır:

1. Bütün peygamberlerden efdâldir (Üstündür).
2. Bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir.
3. Peygamberler silsilesinin son halkası (Hâtemü’l-Enbiyâ) yâni son peygamberdir. Ondan sonra peygamber gelmeyecektir.
4. Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.
5. Şerîatı, kıyâmete kadar devam edecektir.

Kur’an’da İsimleri Geçen Peygamberler;

Hazret-i Âdem aleyhisselâmdan Peygamberimize kadar bir rivâyete göre 124 bin, diğer bir rivâyete göre ise 224 bin peygamber gelmiştir. Bunlardan ancak 28 tanesinin isimleri Kur’ân-ı Kerim’de zikredilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de adları geçen ve bilinmeleri vâcip olan peygamberlerin mübârek isimleri şunlardır:

1. Âdem8. İsmâîl15. Hârûn22. Zekeriyya
2. İdris9. İshâk16. Dâvûd23. Yahyâ
3. Nûh10. Yâkûb17. Süleyman24. Îsâ
4. Hûd11. Yûsüf18. Yûnus25. Üzeyr*
5. Sâlih12. Eyyûp19. İlyas26. Lokman*
6. İbrâhîm13. Şuayb20. Elyesa27. Zülkarneyn*
7. Lût14. Mûsâ21. Zülkifl

28. Hazret-i Muhammed. (Aleyhimüsselam)

* Bu üç mübârek zâta evliya diyenler de vardır.

Âhiret Gününe İman

İmanın beşinci şartı âhiret gününe inanmaktır.

Sûr’un üflenmesi, bütün ölülerin dirilip kabirlerinden kalkması, amel defterlerinin kendilerine verilmesi ve mahşer meydanında toplanıp suâl ve hesaba çekilmesi ile mizan, şefâat, sırat, kevser, cennet ve cehennem gibi âhiret hayatına ait hususlara inanmaktır.

Âhiret, bu dünyadan sonraki sonsuz hayattır. Allâhü Teâlâ, bu dünyayı ve bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. İsrafil Aleyhisselâmın birinci sûru üfürmesiyle kıyâmet kopup bütün canlılar ölecek, dünya ve dünya dışındaki her şey parçalanıp yok olacaktır. İkinci sûrun üflenmesi ile de mahlûkât yeniden dirilerek hesap vermek için mahşer yerine toplanacaklardır. Mahşerde Allâh’ın huzurunda bütün yaratıklar yaptıklarından hesâba çekilecek, en ince teferruatına kadar hesap verecekler, haklı, haksızdan hakkını alacaktır. Hesap işi bittikten sonra, iyiler Cennet’e, kötüler Cehennem’e girecektir. Cennet’e girecek olan insanların bir kısmı orada Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini göreceklerdir. Âhirete inanmayan, Allâh’a ve peygambere da inanmamış olur.

Ecel

Ecel, İnsanın mukadder (Allâh tarafından yazılıp kararlaşmış) olan ömrünün nihâyetine denir. Ecel geldiği zaman, ne bir dakika ileri gider ne de bir dakika geri kalır. İnsan her ne sebeple ölürse ölsün, eceli ile ölmüş olur.

Kader ve Kazâya İman

Îmanın altıncı şartı kadere inanmaktır.

(Kader ve kaza meselesi bazan zor anlaşıldığından, kolay kavrayabilmek için, önce insandaki irâde-i cüz’iyye’yi izah edelim.)

İrâde-i Cüz’iyye

İrâde-i cüz’iyye: Cenâb-ı Hakk’ın kuluna verdiği mahdut bir salâhiyet ve tercih hakkıdır. Fakat ehemmiyeti pek büyüktür. Zira insan, irâdesini hayra sarf ederse Mevlâ hayrı, şerre sarf ederse şerri yaratır. Bu itibarla insan, Cenneti de, Cehennemi de bu irâde ile kazanır. Evet, Hâlık (Yaratıcı) yalnız Cenâb-ı Hakk’tır. O dilemezse, o yaratmazsa hiç bir şey olmaz. Şu kadar ki, kul kâsib yani isteyip çalışan, Mevlâ ise Hâlik yani yaratan’dır.

İnsana verilen irâde-i cüz’iyye otomobilin direksiyonu gibidir . İnsan direksiyonu ne tarafa çevirirse otomobil o tarafa gider. Bu sebeple, isyan içinde olan bir kimse, “Ben ne yapayım Allâh böyle dilemiş, böyle yaratmış” deyip mes’uliyeti üzerinden atıp sıyrılamaz. Evet, Allâh dilemiştir ama, kulun irâdesi ve çalışması bu yolda olduğu için dilemiştir. Zâten kulda, böyle bir irâde-i cüz’iyye yâni tercih hakkı olmasaydı, Cenâb-ı Hakk kuluna imtihan fırsatı vermemiş, onu hayra veya şerre zorlamış olurdu. Halbuki Cenâb-ı Hakk kuluna zorla bir günahı yaptırıp, sonra da cezalandırmaktan münezzehtir.

Bâzı kimseler, “Ezelde bâzılarının rûhu secde etmiş, bâzılarının etmemiş; işte ezelde rûhu secde etmeyenler kâfir gider.” derler. Aslâ böyle bir şey yoktur. Bu iddiâ insanın itikadını kökünden sarsar. Ezel itiraz yeri değildir. Orada isteyerek veya istemeyerek herkes secde etti. Cenâb-ı Hakk, ruhları imtihana çekerek, “Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)” diye sorduğunda bütün ruhlar istisnâsız olarak, “Belâ (Evet Rabbimizsin Yârabbi)” diye ahid verdiler.

Yine bâzı yanlış düşünenler diyorlar ki: “Sen ne yaparsan yap, Allâh dilediğine hidâyeti dilediğine dalâleti halkeder.” Bu düşünce de aslâ doğru değildir. Bu husustaki Âyet-i Kerîmeyi çokları yanlış tefsir ve izah ediyor. Üstâzım, Hocam Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri bu husustaki Âyet-i Kerîmeyi: “Allâh, hidâyeti isteyip, hidâyeti dileyenlere hidâyeti; dalâleti isteyip, dalâleti dileyenlere de dalâleti halkeder” diye tefsir ve izah ederlerdi.

Ayrıca bu mevzuu izah ederken derlerdi ki: “Ezelde Ahmed Cennetlik, Mehmed Cehennemlik diye zât ve şahıs üzerine bir hüküm yoktur. Ancak elbiseler biçilmiş; (İman elbisesi, itâat elbisesi, nur elbisesi) şu elbiseleri giyenler cennetliktir denilmiş; ayrıca küfür, isyân, zulmet elbiseleri biçilmiş, bunları giyenler de Cehennemliktir denilmiştir. Kul, irâde-i cüz’iyyesiyle bu elbiseleri seçmekte tamâmen serbest bırakılmıştır. Binâenaleyh, insan irâde-i cüz’iyyesiyle bunlardan hangisini seçer ve giyerse oraya gider.”

Kul bütün fiillerinden kendisi mes’ul olduğuna göre artık kula lâzım gelen isyan etmek değil, mukadderâta boyun eğmek ve başa gelene râzı olmaktır. Bununla beraber görünür görünmez belâlardan bizi koruması ve ömrümüzü sıhhat ve âfiyet içinde geçirmemiz için Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak da üzerimize düşen mühim bir vazifedir. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde, “Sadaka vermek belayı defeder, ömrü uzatır” buyurmuşlardır.

Kader

Kader, ezelden ebede kadar hayır ve şer (iyi kötü) meydana gelecek bütün hâdiseler hakkında Cenâb-ı Hakk’ın kendi ilmi icabı bilip takdir buyurmasıdır.

Kazâ

Kazâ, Cenâb-ı Hakk’ın ezelde takdir buyurduğu hâdiselerin, zamanı gelince ilim ve irâdesine uygun olarak meydana gelmesidir.

Rızık Mes’elesi

Rızık, Allâhü Teâlâ’nın, hayat sahiplerine gıdalan-maları için verdiği ve onların da yediği şeylerdir. Lâkin insan kendi öz irâdesi ile rızkını helâl veya haram yollardan kendisi seçer ve Allâhü Teâlâ da o yoldan verir. İşte bunun için, rızkını helâlden talep etmeyip haram yiyenler irâde ve ihtiyarlarını kötüye kullandıklarından kendileri mes’uldürler.

Rızka değil, Rezzak’a yani rızkı verene bağlanmak lâzımdır. Her canlının rızkını veren Rezzak-ı Âlem olan Hz. Allâh’dır. Ona inanmak ondan istemek gerekir. Zira, onun hazinesi büyüktür, sonsuzdur. Ona hakîki bir imanla bağlananlar sıkıntı çekmezler. Fakat, Rezzâk olan Allâh’ı unutup da rızka bağlı kalanlar çok sıkıntı çekerler ve hüsrandan kurtulamazlar.
Tevekkül

Tevekkül, maksada erişmek için, maddî ve mânevî sebeplerin hepsini yerine getirdikten sonra, neticesini Allâh’dan beklemektir. Kişi şâyet beklediğine ulaşamazsa, üzülmemeli; “Hakkımda belki bu daha hayırlıdır” diyerek, kaderine râzı olmalıdır. Çünkü, Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk, “Siz birşeyi seversiniz, onun için çalışır ve onu elde etmek istersiniz, fakat bilmezsiniz ki, onun sonunda sizin için şer vardır. Yine siz birşeyi sevmezsiniz, hoşunuza gitmez ve istemezsiniz, fakat bilmezsiniz ki, sizin için onun sonunda hayır vardır” buyuruyor.

İmanın Devamının Şartları

Dünyada insan için birinci derecede lüzumlu olan imandır. Her insan iman etmek ve bu imanı âhirete götürmekle mükelleftir. Bunun için de, bütün müminlerin aşağıdaki hususlara dikkat etmesi lâzımdır:

1. Gaybe inanmak. Gayb, beş duyu ile anlaşılamayan şeylerdir. Allâh, melek, Cennet, Cehennem ve cin gibi.
2. Helâlin helâl olduğuna inanmak. Yâni helâl şeylere haram dememek.
3. Haramın haram olduğuna inanmak. Yâni haram olan şeylere helâl dememek. Meselâ: Bira dahil alkollü içkilere, faize ve diğer haram olan şeylere helâl dememek.
4. Dâima Allâh’dan korkmak.
5. Mukaddesâta (İslam’ın mukaddes saydığı şeylere) hürmetkâr olup hafife almaktan kaçınmak.
6. Allâh’ın rahmetinden ümidini kesmemek.
7. Kâfiri kâfir bilmek, mü’mini mü’min bilmek. Meselâ: Bir kimse, sözle, yazıyla veya fiilen din düşmanlığı yapan birine müslüman dese dinden çıkar.
Ayrıca, dine hizmet eden ve dini yaymaya çalışan iman sahiplerine de kâfir diyen, yine dinden çıkmış olur.
8. Allâh’a mekân izâfe etmemek. Meselâ, Allâh göktedir demek insanı dinden çıkarır.
9. Kur’ân’a şüphesiz inanmak. Meselâ, Kur’anın eksik veya fazla olduğunu söylemek, Cebrâil hata etti demek, insanı dinden çıkarır.

İslamın Şartları (Lütfen Tıklayınız)

Toplam Okunma: 1.054 (Önbellek Kullanılıyor) | Son Görüntülenme: 14.01.2020

Bu Kategori Altında Yayınlanmıştır: İSLAMİYET, Soru-Cevap